30 Kasım 2014 Pazar

Yaşlı Adamın Savaşı (Yaşlı Adamın Savaşı #1) - John Scalzi

İthaki Yayınları
302 sayfa

"Yetmiş beşinci doğum günümde iki şey yaptım. Önce karımın mezarını ziyaret ettim. Sonra da askere yazıldım." diye muhteşem bir şekilde başlıyor Yaşlı Adamın Savaşı.

Kahramanımız John Perry yetmiş beşine bastığı gün Koloni Savunma Güçleri'ne katılıyor. Zaten KSG'ne katılabilmeniz için yetmiş beş yaşınızı doldurmanız gerekmekte. KSG'nin amacı uzayda yaşamaya uygun gezegenleri kolonilerine katarak insanların oraya yerleşmesini sağlamak. Tabi bu gezegenler başı boş bir biçimde durmuyorlar. Bu gezegenler için savaşmaları gereken uzaylılar var. Kim yetmiş beş yaşında orduya katılır diye düşününce yanıt basit: KSG'nin bizim yaşlıları tedavi ederek gençleştireceklerini söylemeleri -ki bunun da sıra dışı bir yöntemi var. 

Uzaylılar fikrini hep sevmişimdir. Bence koca evrende bir tek insanların yaşaması çok düşük bir ihtimal. O yüzden konu bana oldukça ilgi çekici geldi. Yeni yerlerin keşfedilmesi ve oralar için uzaylılarla savaşılması... Scalzi uzaylılarının hepsinin ayrı ayrı karakteristik ve fiziksel özelliklerini çok güzel anlatmış. Kitap boyunca birçok uzaylıyla tanışıyorsunuz ve yazarımız sayesinde gözünüzde rahatlıkla canlandırabiliyorsunuz.

Kitabımız Perry'nin ağzından anlatılıyor. Perry çok espritüel, kitabı okurken sık sık güldürüyor. Bu da bilim kurgu kitaplarının okuma zorluğunu alıp götürüyor. Verilen fizik bilgileri tam kararında. Hem ne demek istediklerini rahatlıkla anlıyorsunuz hem de bunu kitabı bölmeden kurguya, kitabın akışına uygun bir şekilde verildiği için anlam karmaşası yaşamıyorsunuz.

Kitabın ilk yüz sayfası tam olarak konuya girilemediğinden biraz sıkabiliyor. Fakat bir ilerlediniz mi elinden bırabilene aşk olsun. Military/askeri tarzda hiç kitap okumamıştım ve o alanla ilgili pek bir bilgim yoktu. Bu kitap da bilim kurgunun yanında askeri bir kitap. Ama hiçbir bilgim olmamasına karşın hiç zorluk çekmeden okudum. Biraz bir şeyler de kaptım açıkçası. 

Perry karakterini inanılmaz benimsedim. İçimizden biri desek yeridir. Aslında bütün karakteler için aynı şeyleri söyleyebiliriz. Öyle gerçek dışı karakterler (Evet, biliyorum bilim kurgu kitabından bahsediyoruz ama başka bir gerçek dışı kastettiğim) yok. Hepsi günlük hayatta karşılaşacağımız tipler.

Bir dörtlemenin ilk kitabı YAŞ. Kısa zamanda ikinci kitap Hayalet Tugay'ı almayı düşünüyorum. Sonuç olarak çok büyük zevk alarak iki gün içinde yuttum bu kitabı. Bilim kurguya karşı ön yargılı olanlar ama okumak isteyenler bununla beraber başlayabilir. YAŞ serisi Hayalet Tugay adıyla televizyona uyarlanacakmış. Scalzi bu adı Hayalet Tugay kulağa daha cool geldiği için seçmiş. 

28 Kasım 2014 Cuma

Golem ve Cin - Helene Wecker

Doğan Kitap
638 sayfa

1899 yılında New York'ta yolunu kaybetmiş iki yaratık. Otto Rotfeld'e eş olmak için yaptırılan bir golem ve bir ibriğin içinde bin yıllık tutsaklığından yeni kurtulmuş bir cin.

Kitabın başında Otto Rotfeld'in başından geçenlere tanık oluyoruz. Yalnızlıktan gına gelmiş Otto çok tehlikeli bir büyücü olan Yehudah Schaalman'ın kapısını çalıp ondan Amerika'ya gitmeden hemen evvel bir golem yapmasını ister. Schaalman zor da olsa bu golemi yapar ve golemi canlandırma ve yok etme komutları olan bir kağıtla onları uğurlar. Ama tek bir tavsiyesi vardır: Gemide onu canlandırmamalı. Fakat bizim Otto onu dinler mi, biraz meraktan birazsa sabırsızlıktan golemi uyandırır. Fakat uyandırdıktan çok kısa bir süre sonra hayatını kaybeder. Bizim golem başı boş, ne yapacağını şaşırmış bir halde sahipsiz kalır.

Hikayemizin öteki tarafında da Boutros Arbeely adında bir kalaycı ustamız vardır. Elinde de tamir etmesi gereken antika bir ibrik. Bin Bir Gece Masalları tadında bir olayla o ibriğin içinden insan vücuda hapsolmuş cinimiz çıkar. 

Bence olay kurgusunu burada bırakmak ideal olacak çünkü daha fazla içine girip sürprizi bozmak istemem. Anlattıklarım da zaten ilk elli sayfasını oluşturuyor. Önümüzde daha kaaç sayfa var. Evet kitabımız bu iki yaratığın New York'a uyum sürecini anlatıyor. 


Golem ve Cin şu sıralar tam da ihtiyacım olan bir kitaptı. Beni alsın başka diyarlara götürsün isteğimi çok güzel bir biçimde yerine getirdi yani. Yazın almıştım ama elim bir türlü gitmemişti okumaya, kalın kitaplar gözümü korkutuyor şu sıralar. Kitap Ağacı kasım ayı kitabı seçilince dedim "Şeyma sen anca böyle okursun bu kitabı." Ama vizelerden ötürü anca 25 kasım'da başlayabildim ve gördüğünüz üzere çabucak da bitirdim.

Kalınlığı kesinlikle gözünüzü korkutmasın çünkü su gibi akıp gidiyor kitap. Şahsen ben iki gece üst üste gözlerim yamulmuş bir biçimde yattım şu bölümü de okuyayım, burası da bitsin öyle yatayım diye diye. Öyle sürüklüyor anlayacağınız.

Wecker oldukça emek vermiş bu kitaba, her halinden belli. Orta Doğu kültürünü, mitlerini iyi incelemiş ve oldukça güzel bir biçimde aktarmış kitaba. 19. yüzyılın New York'unda gezerken birden kendinizi çöllerin ortasında bedevilerle bulabiliyorsunuz. 

Öyle az karakterli bir kitap değil Golem ve Cin. Birçok karakteri barındırıyor içinde ve şeceresine kadar indiriyor sizi. Neden bu kadar ayrıntılı anlattı ki bu karakteri, öyle önemli biri değil diyorsunuz. Ama daha sonra birden öne çıkıyor karakter. Yani boş, işinize yaramayan şeyler anlatmıyor.

Beni üzen tek tarafı sonu oldu. İlk 500 sayfasını soluksuz okumama rağmen son 100-130 sayfası biraz zorlama geldi. Evet bir yere bağlanması bir macera bölümünün olması gerekiyordu ama ne bileyim ben öyle durgun sevmiştim kitabı. 

Ama yine de tavsiye edebileceğim bir kitap oldu benim için. Hatta dedim filmi bile çekilebilir. Çok da güzel olur.  Ama kısmet ne yapalım. 

15 Kasım 2014 Cumartesi

Geç Kalmış Yorumlar #1

Okuyalı hayli olan ama hala naçizane yorumlarımı yapmamış olduğum birkaç kitap var. Çook uzun zamandır aklımdalar ama üşenmekten mi, unutmaktan mı kim bilir bir türlü yazamadım. Pazartesi günü vizelerimin başlayacak olması ve benim hiç mi hiç çalışmak istememem hemen eksik yazıları aklıma getirdi tabii ki.

Aslında bu kitapların başını Yandaş çekiyor. Ama onu hem yazacak şeylerimin fazlaca bulunması hem de okuyanların onu daha önemsemesinden ötürü ayrı yayımlamak istiyorum. Bu kitapların hepsinin aslında yaz kitabı olduğunu söylemek ve utancımı da sizlerle paylaşmak isterim.



Sinek Isırıklarının Müellifi
Barış Bıçakçı
İletişim Yayınları
116 sayfa

Bizim Büyük Çaresizliğimiz'den sonra Barış Bıçakçı'nın üslubuna hayran kalmış ve tüm kitaplarını okuyacağıma dair kendime söz vermiştim ve aldığım ilk kitap da Sinek Isıırıklarının Müellifi olmuştu. Ama ne yazık ki bu kitap beni hayal kırıklığına uğrattı. Bıçakçı'nın üslubu yine harika, değindiği konu yine mükemmeldi. Lakin bu kitaba bir türlü ısınamadım, beni içine çekemedi. Üzüle üzüle yeter artık bitsin diye kendimi paraladım ki kitap oldukça inceydi. Belli de bendeydi hata, Bizim Büyük Çaresizliğimiz ile başlamamalıydım Bıçakçı'ya. Beklentilerimi bu kadar yüksek tutmamalıydım. Ama sözüm hala geçerli, hepsi okunacak!


Otomatik Portakal
Anthony Burgess

Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
168 sayfa

Uzun zamandır kitaplığımda, çok daha uzun zamandır ise okunacaklar listemdeydi bu kült kitap. Artık kardeşimin de ısrarı üzerine tatile giderken yanıma aldığım kitaplardan biri oldu. Eminim ki bu kitabı okurken herkesin içi bir fena olmuştur. Şiddet, cinsellik ve uyuşturucu öyle bir işlenmiş ki insanın kanını donduruyor. Gelecekten korkutuyor. Kitabın asıl değinilen noktası tabii ki ilerisi, yani Alex'in tadavisi. Kitabın başlarında şok olduysanız merak etmeyin ilerisi daha da ilginçleşiyor. Kitabın birinci kişiden anlatılması, Burgess'in kullandığı dil yani o zamanın argosu da kitabı daha da çarpıcı kılıyor ve neden önemli bir kitap oluğunu ortaya koyuyor. Filmde ismine dair bir şey -yani neden Otomatik Portakal bu filmin/kitabın adı- anlatılmazken hem kitabın arka kapağında hem de kitapta bu konuya değiniliyor ve daha anlamlı kılınıyor.



Şeker Portakalı
José Mauro De Vasconcelos

Can Çocuk Yayınları
182 sayfa

İtiraf ediyorum küçükken kitap okumaktan nefret ediyordum!

İlkokul öğretmenimizin zorla okutmasından kaynaklı mı ya da okuma şevkimi artıracak kitaplar önüme konmadığından mıdır bilinmez hiç sevmezdim okumayı. Ama verselerdi elime "Bak Şeyma bu kitabı oku, çok beğeneceksin." deselerdi de okusaydım Şeker Portakalı'nı eminim ki daha fazla okurdum. O yüzdendir ki çocukluğumdan kalma eksikliklerimi bu yaşımda kapamaya çalışmaya klasik olsun olmasın bir sürü çocuk kitabı okumak istiyorum. Şuna da değinmek isterim ki şimdiki çocuklar çıkan kitaplar dolayısıyla inanılmaz şanslı. Benim elimde bile bu yaşıma rağmen inanılmaz zevk alarak okuduğum çocuk kitapları var. 

Anlatıcının çocuk olduğu kitapları hep sevmişimdir. İçindeki saflıkları, çocuksuluğu yansıtırlar çünkü bizlere, kaybetmek istemediğimiz yanlarımızı hatırlatırlar. Zeze de başını çekiyor bence bu çocukların. Haylaz mı haylaz Zeze'miz göründüğünden çok duygusal. Evde bir ablasından başka kimse anlamıyor onu. Ama biz anladık be seni çocuk, içini gördük senin. Sonunda ise hönküre hönküre ağlattın bizi. Dağladın ciğerimizi. Ah Zeze ahh! İçimizi yaktın be çocuk.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...